Bilimsel Yöntem hakkında antik bir makale


Biruni bundan bin yıl önce bilimsel yöntem, bilginin doğruluğu ve araştırmacının özgürlüğü hakkında yazmış. @uzakevrenler

Biruni : Ayın hallerine ilişkin çizim

M.S. 973 - 1048 yılları arasında (T.N: tam bin yıl önce) yaşayan ve Gazneli Devletinin ve tüm İslam tarihinin önde gelen bilim adamları arasında yer alan Biruni dinler tarihi konusunda en önemli Müslüman otoritelerden birisidir. Kendisi karşılaştırmalı dini araştırmalar konusunda bir öncüdür. Zerdüştlük, Yahudilik, Hinduizm, Hristiyanlık, Budizm, antik Yunan dini, İslam ve diğer dinler hakkında araştırmalar yürütmüştür. Dinlere objektif olarak yaklaşmış, her birini doğru veya yanlış olduklarını ispatlama çabasına girmeden kendi doğruları içerisinde anlamaya çalışmıştır. Çalışmalarının arka planında yatan yaklaşım bütün kültürlerin insan yapısı olmaları sebebiyle en azından uzaktan birbirleri ile akraba ve ilişkili olduğudur. “Biruni’nin bize anlatmaya çalıştığı şey: her bir kültürü bir diğeri ile akraba yapan ortak insani unsurların bulunduğudur. O kültürler birbirine ne kadar uzak görünse de.” (Rosenthall, 1976, p.10)

Biruni Hindistan’ı kültür, din, coğrafya, bilimler ve toplum açısından inceleyen temel eserlerden birisinin yazarıdır. Yaklaşık 1030'lu yıllarda yazdığı bu kitabında Hindu dinine ilişkin yaklaşımlarını üretirken, o dinin temel eserlerini inceleme zahmetine girmeyen araştırmacılardan hazzetmediğini söyler. Bu sebeple kendi zamanında Hindistan hakkında yazılmış kaynakları hem hilekar hem de yetersiz bulur. Biruni dinleri incelerken bilimsel etik ve öğrenme arzusu ile hareket ederek açıklamalar getirmeye çalışır. İslam biliminin en parlak yıldızlarından birisi olan Biruni’nin doğruluk, bilimsel etik ve yöntem üzerine 1000 yıl (yazıyla bin yıl) önce yaptığı tespitleri İngilizce tercümeyi esas alarak sizlerle paylaşmak istiyorum.

1997 yılında yapılan bir araştırmaya göre bilimsel literatüre müslüman ülkelerin katkısı sadece %1,17’si seviyesinde iken aynı dönemde her biri tek başına olmak üzere İspanya %1,48, Hindistan 1,66 ve İsrail % 0,89 katkı yapıyor. (Anwar, M.; Abu Bakar, A. (1997-09-09) - Current state of science and technology in the Muslim world - Scientometrics Volume 40, Number 1, 23-44, DOI: 10.1007/BF02459260)

Birlikte okuyalım ve araştırma ahlakı, doğruluk, objektiflik ve analitik düşünce bakımından kendisinden 30 nesil sonra yaşayan ve insanlığa onların kendi dönemlerinde yaptıkları katkının binde birini yapamayan torunları olarak neler öğrenebiliriz bir bakalım.

Dinler arası tartışmaların ölümcül olabildiği çağlarda karşılaştırmalı araştırmalar yapma cesaretine sahip olan Biruni’yi bir bilim adamının gerekirse kendi ile çelişkiye bile düşse doğruyu aramaktan vazgeçmemesi konusunda bize örnek oluşu sebebiyle şükranla anmak lazım.

Tercüme Arapça orjinalinin 20. yüzyıl başlarında yapılan İngilizce tercümesi esas alınarak yapıldığından doğabilecek bütün hatalar için şimdiden özür dileyerek, metni okurken geçen bin yıllık sürede bulunduğumuz noktaya nasıl geldiğimiz konusunda düşünceleri tetikleyeceğimiz umuyoruz.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Şunu herkes kabul edecektir ki tarihsel olaylara ilişkin problemlerde aktarılan bilgi ile gözle bizzat şahit olunan bilgi birbirine eşit değildir. Çünkü bir olaya bizzat şahit olunduğunda kişi gözlemlediği cismi, bulunduğu mekan ve zamanla bir arada ve iç içe algılar. Bu boyutlarla ilgili eksikliği sebebiyle başkasından aktarılan bilgi, şahit olunan bilgiye göre bazı dezavantajlara sahiptir. Buna rağmen aktarılan bilgi, görerek edinilen bilgiye tercih de edilebilir. Zira cisimler ancak bir anlık var oluşları ile sınırlı olarak algılanabilir. Oysa aktarılan bilgi şimdiyi, geçmişi ve geleceği kavramamıza yardım edecek bilgiler içerebilir. Dolayısıyla bir anlamda olan ve olmayan durumlara da uygulanabilecektir (örneğin artık var olmayan veya henüz var olmayanlar). Yazılı bilgi, aktarılan bilginin bir türüdür. Kalemin ölümsüz anıtları olmasaydı, milletlerin tarihini nasıl bilebilirdik ki?

Bir olaya ilişkin ortaya konulan anlatım, mantıksal ya da fiziksel kurallara özünde aykırı olmasa bile, olayı aktaranın karakterine göre doğru veya yanlış bilgi taşıyabilir. Örneğin olayı aktaranlar farklı milletler arasında görülen düşmanlık veya antipati gibi duyguların etkisi altında olabilirler. Bu gibi sebeplerle -doğru bilgiye ulaşabilmek için- aktaranları da farklı sınıflara ayırmamız gerekir.

  • Bunlardan bir türü kendine ait bir menfaati gütmek için maksadıyla, ailesini veya milletini yücelterek yalan söyler. Çünkü kendisi de o gruptan birisidir. Karşı taraftaki aileye ve millete saldırarak kendi tarafına yarar sağlayabileceğini düşünür. Her iki durumda da rahatsız edici bir nefret ve elde etme hırsı ile hareket eder.

  • Bir başkası ise beğendiği bir sınıf insana duyduğu yükümlülük yüzünden veya aralarında geçen bir anlaşmazlık yüzünden yalan söyler. Bu tip aktaranlar hareketlerine hakim olan kişisel eğilimleri ve karşıtlık sebebiyle motive olmaktadır. Bunlar da ilk belirtilene yakın bir karaktere sahiptir.

  • Bir başkası tip ise doğası gereği hep kazançlı çıkmayı amaçladığı veya doğruyu söylemekten çekinen bir korkak olduğu için yalan söylemektedir.

  • Bir başkasının ise yalan söylemek doğasında vardır ve karakterindeki kabalıktan ve iç alemindeki çürümüşlükten dolayı başka türlü davranamamaktadır.

  • Sonuncu bir tür insan ise cahilliği sebebiyle kendisine söylenenleri körü körüne takip ettiği için yalan söylemektedir.

Eğer şimdi bu tiplerdeki yalancılar birden fazla olur, belirli bir geleneğin bünyesini oluşturur veya zaman içerisinde birbirini takip eden topluluklar veya milletler oluştururlarsa, olayı ilk aktarandan başlayarak, onu takip edenler izlenerek olayı duyan kişi ve yalanın mucidi arasında bir bağlantı ortaya çıkarılabilir. Bu bağlantıları ayrıştırmayı başarabilirsek, geriye hikayenin türediği az önce türlerini saydığımız yalancı tiplerinden birisi kalır ki böylece biz de sadece bu kişi ile ilgilenebiliriz.

Ortaya çıkardığımız kişi sonuçta yalanın ortaya çıkması neticesinde ondan kurtulup ve sonunda gerçeğe yapışıp kalmak zorunda kalacağı için en başta diğer yalancılar olmak üzere başkalarının takdirini de kazanabilir.

Kur’anda şöyle geçer:

“Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.”

(Nisa Suresi, 135. ayet)

(T.N: İngilizce tercümede “kendi aleyhinize bile olsa doğruyu söyleyiniz” şeklinde aktarılmıştır. Ayetin tamamı “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (Nisa Suresi, 135. ayet) şeklindedir. (kynk: Ali Bulaç meali)")

İncil’de de Mesih düşüncesini şöyle ifade eder :

“ Karşılarında doğruyu söylemekten dolayı kralların göstereceği hiddetini umursamayın. Onlar sizin sadece bedeninize sahip olabilirler, ama ruhlarınız üzerinde hiç bir güçleri yoktur.”

(cf . St. Matt. x. 18, 19, 28; St. Luke xii. 4)

Bu kelimelerle Mesih bizleri ahlaki cesareti uygulamaya teşvik ediyor. Kalabalıkların alışkın olduğu cesaret yani kavganın içerisine cesurca dalmak ve bir yıkım denizine dalmak cesaret türlerinden sadece bir tanesidir. Cesaretin en üstün şekli ise sözle veya hareketle ölüme tepeden bakabilmektir.

Şimdi adalet veya adil olmak kendi öz varlığına istinaden gıpta edilen ve beğenilen bir mizaçtır. Aynı durum doğruluk için de geçerlidir. Bunin istisnası belki sadece doğruluğun tadına bakmamış veya doğrunun ne olduğunu hiç bilmeyen ama bilerek ondan kaçınan insanların varlığı gibi durumlarda mümkün olabilir. Tıpkı yalancılığı ile nam salmış bir yalancıya bir zamanlar hayatında hiç doğru söyleyip söylemediği sorulduğunda “Eğer gerçeği söylemekten korkuyor olmasaydım, hayır derdim.” dediğinde olduğu gibi. Bir yalancı adaletin yoluna girmemeye özen gösterecektir. Bilerek ve kendi tercihi ile zulüm ve yalancı şahitliğin yolunu, güvenin çiğnenmesini, başkalarının malını hilekarlıkla ele geçirmenin, hırsızlığın ve dünyayı ve insanoğlunu harap etmeye dönük bütün kötülüklerden yana taraf olacaktır.

Allah on a güç versin, bir ara üstad Ebu Sahl Abdelmun’im ibn Ali ibn Nuh et-Tiflisiye uğradığımda onu Mu’tezile mezhebinin teorilerini yanlış tanıtmak için bir kitap yazan bir adamın yaklaşımını eleştirirken dinledim. Mu’tezilelere göre Allah kendisine dair her şeyi bilendir. Oysa yazar bu dogmayı Allah’ın bilgi sahibi olmadığı (insana dair bilgide olduğu gibi) gibi öyle bir şekilde tarif etmiş ki eğitimsiz insanları Mu’tezilelere göre haşa Allah’ın cahil olduğuna inandıracak şekilde yanlış yönlendirmiş. Böyle değersiz tariflerden ziyadesiyle uzak Allah’a hamdolsun! Bunun üzerine ben de üstada kendilerinkinden birazcık bile olsa farklı olan veya tamamen karşısında durdukları dini veya felsefi sistemler hakkında bilgi verme çabasına girmiş kişiler arasında da tam olarak aynı yöntemin ve üslubun yaygın ve moda olduğunu belirttim. Bu türden yanlış temsiller bir tek din çerçevesinde ele alınan inançlar hakkında yapılan çalışmalarda kolaylıkla fark edilebilmektedir. Zira kavramlar aynı sistem içinde hem birbirleri ile geçişkenlik içindedir, hem de birbirleri ile ilişki içindedirler. Öte yandan hem prensipler ve hem de detaylar bakımından tamamen farklı şekilde düşünülmüş tamamen yabancı sistemler hakkında yürütülen çalışmalarda yanlış aktarımları tespit etmekte çok zorlanırdınız. Zira böyle bir araştırma daha ziyade sıra dışı olan ve titiz bir yorumlamaya ulaşma konusunda az sayıda yol bulunan bir çalışma olur. Benzer bir eğilim felsefi veya dini mezhepler ve ekoller hakkındaki tüm yazınımızda da gözlemlenebilmektedir.

Eğer bu konularda çalışan bir yazar bilimsel yöntemin gerekliliklerine sıkı sıkıya bağlı kalmazsa, ne araştırma konusu olan doktrinin takipçilerini ne de konuyu gerçekten bilenleri tatmin edemeyeceği yarım yamalak bilgiler satın almış olacaktır. Bu durumda, eğer dürüst birisi ise, basitçe utanıp kendini geri çekecektir. Eğer doğruya hak ettiği onuru veremeyecek birisi ise, kendi durduğu noktayı kavgacı bir şekilde savunmak için inat edecektir. Bunun tam aksine eğer yazar doğru yönteme sahipse, incelediği inanca ait efsanevi bilgiden - insanların anlattığı dinlemesi keyif veren, ancak inanmak veya doğru kabul etmeyi hiç bir zaman düşlemediği bilgi - öz değerlerini ortaya çıkarabilmek için elinden geleni yapacaktır.

Neden bahsettiğimizi daha iyi gösterebilmek için Hindu dini ve doktrinlerine dair bugünlerde yapılan referansları örnekler üzerinden inceleyelim. Herkesin dikkatini çekmek istediğim ve bu konuda üretilen literatürün birbirinden kopyalanan ikinci el bilgiden ibaret olmasıdır. (T.N: Üzülerek bizim de metni Arapça orjinalinden değil İngilizce’den tercüme etmiş olduğumuzu belirtelim.) Elimizde kalan eleştirel incelemeden geçmemiş ıvır zıvır niteliğinde bir sürü materyal. Bu alanda çalışan yazarlar arasında sine ira ac studio (T.N: Roma’lı tarihçi Tacitus’dan alınma bir deyim “kızgınlık ve hayranlık olmadan”) ilkesine bağlı olarak kendisini basit ve kesin bir rapor sunmaya iten tanıdığım tek bir kişi var ki o da Ebü’l-abbas Aleranşehri’dir. Kendisi o tarihte mevcut dinlerden hiç birisine inanmayan, daha ziyade kendi icat ettiği dine inanan ve bu inancını yaymaya çalışan birisiydi. Yahudi ve Hristiyanların doktrinlerini ve Tevrat ve İncil’in içeriğini gayet iyi bir şekilde aktarmıştır. Ayrıca Mani dini hakkında da bizlere mükemmel bilgiler sağlamakla kalmamış, unutulmuş zamanlara ait ortadan kalkmış dinler hakkında da kitabında bilgiler sunmuştur. Ancak ne yazık ki kitabında Hinduizm ve Budizm konularına değinirken hedefi ıskalamıştır. Özellikle Zarkan isimli kitabtan alıntılar yaptığı kısımlar dışında yoldan tamamen çıkmış, Zarkan’dan alıntılamadığı kısımlarda, Hindu ve Budistlerin avam tabakasından duyduklarını çalışmasına eklemiştir.

Takip eden dönemde üstad Ebu Sahl kitapları ikinci bir kere incelerken, az önce bahsettiğim sorunu fark etti ve konu hakkında kendileri ile dini konularda tartışmak isteyenlere ve onlarla ilişkiye geçmek isteyip bilgiye ihtiyacı olanlara yardımcı olmak üzere beni Hindular hakkında bildiklerimi yazmaya teşvik etti. Ben de kendisini memnu edebilmek için Hinduların inançları ve ilkeleri hakkındaki bu kitabı yazdım. Kitabı yazarken dini hasımlarımıza arşı temelsiz isnatlarda bulunmaktan kaçındım ve konuyu aydınlığa kavuşturmak için metinlerindeki kendi ifadelerini olduğu gibi ve bütün bir şekilde alıntılamam gerektiğinde bunun bir Müslüman olarak görevlerimle çeliştiğini de hiç düşünmedim. Eğer yaptığım bu alıntılar hasbelkader tamamen putperestçe ise ve Müslümanlar gibi doğrunun takipçileri, bunları itiraz edilebilir buluyorlarsa, tek söyleyebileceğimiz bu metinlerin Hinduların kendi öz inancı olduğu ve onları savunmak gerekirse en ehil kişilerin de yine Hinduların kendisi olduğudur.

Bu kitap polemik yürütmek amacında değildir. Nitekim rakiplerimizin kullandığı ifadeleri yanlış olduklarına inandığım için yalanlamaya çalışacak da değilim.

Benim kitabım gerçeklerin tarihsel kaydından öte bir şey değildir. Bu sebeple Hinduların kendilerine ait teorilerini tıpatıp olduğu gibi aktaracağım. Bununla birlikte aralarında mevcut ilişkilerden yola çıkarak Yunanlılarında benzer teorilerine bağlantılı olarak yer verdim. Yunan filozoflar için, soyut gerçeğe ulaşmaya çalışsalar da, dinlerine ve hukuklarına ait geleneksel genel ifadeler ve inançlar gibi popüler duruşlar dışında bir sorgulamaya gitmemişlerdir. Yunan düşüncesine ek olarak bazı Sufi ve Hristiyan mezheplerine de değineceğiz zira ruhların göç etmesi ve evrenle yaratıcının birliğine dayalı panteist yaratılış doktrinleri gibi konularda sistemler arasında bir benzerlik bulunmaktadır.

Bütün yaratılmış varlıkların kökenleri ve tanımlarını içeren Samkhyra ve bedenin zincirlerinden ruhun azat edilmesini konu edinen Patanjali ( veya Patanjala?) isimli iki kitabı şimdiden Hintçeden Arapçaya tercüme etmiş bulunuyorum.

Bu iki kitap Hinduların inançlarına ait unsurların pek çoğunu içermekle beraber bu inançlardan üretilen tekil kuralların tamamını kapsamıyorlar. Umuyorum ki bu kitap okuyucuyu söz konusu iki kitap ve aynı türden diğer bazı kitaplara hazırlamış olacaktır. Böylece konuyla tanışmış olmalarına yetecek derecede malzeme sunmuş olacağıma inanıyorum.

Allah’ın izniyle

Kaynak : Al-beruni's India

İngilizce tercüme: Dr. Edward C. Sachau

Türkçe tercüme : Melih R. Çalıkoğlu

Basım Yılı ve Yeri : 1910, Londra

#bilimselyöntem #tarih

92 görüntüleme
Güncel Makaleler: